Kötülüğün sıradanlığı

Baştan belirteyim. Bu bir otomobil yazısı değildir… İçinde otomobil kelimesi geçen sadece bu ilk iki cümle ile aşağıda bir yerlerde yer alan bir cümleden ibarettir.

Bu yazının burada olması da site editörünün hoşgörüsü sayesindedir…

Alamadığımız hırslar, çıkaramadığımız öfkeler, sadece içinden konuşan zihnimiz, kafamızın içine hapsettiğimiz üzüntüler…

Aşağıdaki hikayedeki gibiyiz hepimiz.

Sıradan kötüleriz…

Neden mi? Kendimce anlatayım…

Adolf Eichmann…

Almandı. Subaydı. Çok çalışkandı. Akıllıydı. Kişisel anlamda kötü bir insan değildi. 2. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında Almanya’da kaç kişi kötü olduğunu düşünüyordu ki zaten! Eichmann, tam bir görev adamıydı. Genlerindeki düzen ve disiplinin yüzde yüz tezahürü gibiydi. Savaşı sırasında yahudilerin toplama kamplarına nakledilmesini sağlayan demiryolu sisteminin geliştirilmesini sağlıyor, kamplardaki gaz kullanımını organize ediyordu… Yani ölüme giden yolları açıyordu. Organize ettiği trenler dakika şaşmıyordu. Toplama kamplarında aldığı emirlerle gözünü kırpmadan gazın dozunu artırıyordu. Yaşadığı ülke kurallarına göre yasal mıydı? Yasaldı… Dedim ya, tam bir görev adamı…

Eline kan değmemişti. Kimseyi öldürmemişti. Zaten kandan korktuğu için tıp okumamıştı. Savaş sonrası 1960 yılında Mossad ajanları onu Arjantin’de enselendikten sonra İsrail‘deki yargılaması sırasında söylemişti bunu. Hiç de canavar görünmüyordu. Oturup konuştuğunuzda belki arkadaş olabilirdiniz. O dönemde başka bir ülkede yaşamış olsa, belki de bir yahudi en yakın arkadaşı olacaktı.

Yaptığı doğru muydu, yanlış mı? Kim takar. İşin özü ‘Ben işime bakarım… Sallarım başımı, alırım maaşımı… Ben mi sorumlusuyum bu yaşananların.” Zaten kendini o kadar ‘sorumsuz’ görüyordu ki mahkemede “Neden ben, o zamanlar herkes yahudileri öldürüyordu” diye savunma yapacak kadar şuursuzlaşmıştı. İkna olmak ne kadar kolay değil mi? O sadece kariyer yapmıştı ve görevini çok iyi yaptığından da emindi. Yaptığı tek şey resmi Nazi ideolojisini kabul etmekti.

Bir Alman yahudisi olan ve kendisi de Nazi zulmünden kaçan düşünür- siyaset bilimci Hannah Arendt, sonradan Eichmann in Jerusalem adlı kitabının da konusu olacak bu davayı yakından izlemişti. Arendt , The New Yorker dergisine Eichmann ve davayı anlatırken ‘kötülüğün sıradanlığı’ ifadesini kullandı.

Oksimoron gibi duran bu iki kelimeyi bilgi dağarcığıma kattığım dönemde, o güne kadar okuduğum en büyülü felsefi terim gibi gelmişti bana. Bugün ise ne yazak ki kendimi öylesine ‘sıradan bir kötü’ olarak hissediyorum ki…

Gelecek ay kaç otomobil satabilirim diyen otomotivci…

Otelimi bu yaz doldurabilir miyim diyen turizmci…

Bu akşam kaç masa kapatabilirim diyen meyhaneci…

El ayak çekildi, kime mal satacağız diyen AVM’ler…

Sokağında, caddesinde olup bitene kulağını, kepengini kapatan esnaf…

Evimin kredi borcu, çocuğumun okul taksidi diyen şahıs…

İşlerim yolunda gitsin, gerisi önemli değil diyen sanayici, işadamı…

Vesaire… Vesaire…

Sen, ben, o… Hepimiz…

Kötü değiliz ama kötülüğün sıradanlığının pençeleri arasındayız.

Ve dalga dalga yayılan biat duygusu hepimizi bu sıradan kötülüğün kölesi yapma yolunda…

İşte bazılarının alışmalıyız dediği şey tam da bu aslında.

Hayat devam ediyor… mu? Hayır etmiyor… Etmesin de. Zaten devam edermiş gibi görünen şey doldurduğumuz günler sadece. Dünyayı, hayatı durdurmamız gerekirken… Sığ hayallerimizle 5-6 ay sonrasının derdine düşmüşüz…

Ve bu halimizle…

Daha üç gün önce andığımız Çanakkale’ye gidip dönmeyen 15’likleri,

‘Kendi kişisel geleceklerini bir an bile düşünmeyen’ bu ülkenin kurucularının adlarını ağzımıza almaya hakkımız yok.

Bu arada…

Eichmann ne mi oldu?

31 Mayıs 1962’de idam edildi.

Son yemeğinde İsrail kırmızı şarabı içtiği söylenir…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz